Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar romanında yarattığı en etkileyici karakterlerden biri Madam Lilla. Orta yaşını geçmiş ve hayatın binbir zorluğu ile bilenmiş bu efsane kadın yanındaki gençlere şöyle sesleniyor:
“Bir tanrıça olmanın yedi kuralı vardır:
1-Asla yapmadığınız birşey için özür dilemeyin.
2-Kendinizi gereğinden fazla açıklamaya çalışmayın.
3-Asla başarılarınızı hafife almayın.
4-Hiçbir zaman lafa ” Yanlış düşünüyor olabilirim ama..” diye başlamayın.
5-İstemediğiniz sorulara asla cevap vermeyin
6-Hayır demekten asla kaçınmayın. “

Tam olarak bir tanrıçaya mı karşılık geliyor bilemiyorum ama kurumsal hayatta özgüvenli bir duruş sahibi olmak için önerileriniz ne olur diye sorulsa muhtemelen yukarıdakilere benzer bir çerçeve çizerdim.
Belki ukala, şımarık hatta kibirli bile gelmiş olabilir size. Ama değil. Gerçek bir özgüven, kendinen emin bir duruş tam da böyle mümkün oluyor.
Masadaki uğultunun kesilmesini bekledi bir süre. Ortada kocaman bir problem, çözüm için alınabilecek aksiyonların herbirinin arkasında da uçsuz bucaksız belirsizlik deryaları vardı. Kimse başlarına ne geleceğini kestiremiyordu. Bu yüzden, karanlıkta ıslık çalmak gibi korkularıyla yüzleşmemek için bildikleri ne varsa hepsini boca ediyorlardı masaya. Fikirler, öneriler, riskler, olasılıklar, senaryolar..
Kendi de o kadar rahat değildi doğrusu. Kestiremiyordu. Karmaşık bir problem vardı masada ve sorumluluk tamamen ona aitti. Ya doğru kararı veremezse, ya her olasılığı hesaba katmadıysa, ya o kadar iyi değilse. Toplantıya ara vermeyi düşündü bi süre. Belki herkesle teker teker konuşabileceği birebir seanslar planlamalıydı. Aklındakileri daha net aktarabilirdi o zaman. Ya da dışardan destek almayı deneyebilirdi, birkaç telefon konuşması düşüncelerinin doğrulatıp içinin biraz olsun rahatlamasını sağlayabilirdi. Ama inandığı bir aksiyon için kaç kişinin daha onayına ihtiyacı vardı ki?
Bütün bu düşüncelerden sıyrıldı ve harekete geçmeye karar verdi.
-Şöyle yapıyoruz arkadaşlar:
Duruşu, tarzı, tavrı ve söylemleri ile kendinden emin, tabiri caizse “cool kadınlar” vardır. Müthiş bir eğitime, özgeçmişe, yüzlerce başarı ile tamamlanmış projeye ihtiyaç duymaz herzaman bu kadınlar. Herşeyi bilmek değildir özgüvenin kaynağı, ama bunun için harekete geçebilmektir. Tam bir netlikte doğru cevabı bilince değil, doğrusunu bulmak için harekete geçince özgüveniniz artar. Başarı ise arkadan gelir.
Her özgüvenli tavrın sonucu başarıdır diyemeyiz tabi. Yani her aksiyon elbette ki muhteşem sonuçlarla taçlanmayabilir. Ama hata yapmak da başarının zıddı değildir, bilakis çok değerli parçasıdır.
Burdan bakınca formül çok basit geliyor değil mi? Karar vereceğiz, harekete geçeceğiz ve açılıverecek bütün yollar önümüze. İşin aslı öyle değil tabi.
Bir kere önce sürekli ya başaramazsam, ya o kadar da iyi değilsem diye konuşan iç sesimizi susturmamız, susmuyorsa da iyice bir sesini kısmamız lazım. İnsanın en büyük freni içindeki bu sinsi arkadaşı oluyor çoğu zaman. Çevreden önce biz kendimiz öldürüyoruz aksiyon alma cesaretimizi.
Negatif sesleri biraz yatıştırdık diyelim. Bu sefer de garantici taraf harekete geçiyor. Anlat diyor uzun uzun herkese; neden bu kararı aldığını. Gerekçeler, artılar-eksiler, almazsak başımıza gelecekler vs. Herkes seni dinlesin ve onaylasın ki için rahat etsin. Tek başına değil, bir ordu ile birlikte alınmış bir kararın iç rahatlığı seni temize çıkarır ne de olsa, değil mi? Sonuçları kötü olursa yapacak açıklaman, bahanelerin olur. Pek özgüvenli olduğu söylenemez ama garantici bir yaklaşım.
Çıktık bir yola ama işler istediğimiz gibi gitmedi diyelim. O zaman da durabilmek lazım olduğunuz yerde. Kendinizi başkaları ile kıyaslamadan, değerinizi başkalarının onayına bırakmadan, bu tecrübeyi de cebinize koyup devam edebilmek. Eğilip bükülmeden ve gereğinden fazla açıklama yapmaya çalışmadan.
Özgüvenli duruş sadece karar süreçlerinde değil hayatın her aşamasında kendini gösteriyor. Tanıdığım en özgüvenli kadınlar kendi sınırlarını en net çizen ve bunu yönetebilen kadınlar. Her şeye evet demek bir yetkinlik değil. Bilakis enerjimizi alan toksik insanlara müsade etmemek ve kendi alanımızı korumak için aksıyon almak bencillik değil bir özgüven emaresi.
En yakın arkadaşın zamanına saygı duymadan sürekli sorunlarını üzerine boca ediyorsa telefonları limitlemek; iş arkadaşın sürekli senden birşeyler bekliyorsa yapamayacağını söylemek; evde düzgün bir görev paylaşımı ile sorumlulukların yarısını devretmek suçluluk hissetmemizi gerektiren şeyler değil. Zamanımız, huzurumuz, enerjimiz, önceliklerimiz değerli. Ve bunlara en çok ve ilk önce bizim değerini veriyor olmamız lazım.
Bazen kabalık, şımarıklık, bencillik, ukalalık olarak görülmesinden o kadar korkuyoruz ki sınır koyma çabamızdan ; pasaportsuz giriş yapılabilen bir üçüncü dünya ülkesi gibi kontrolsüz bir insan yığını biriktirmek durumunda kalıyoruz içerde. Kendi güvenli, huzurlu alanınızın olmadığı bir dünya. O karmaşada bırakın zihninizi toparlamayı ayakta kalabilmek bile mucize olabilir gerçekten.
Bir tanrıça olmaya yeterli bilmiyorum ama “özgüvenli duruş” biraz da buralardan geçiyor. Sınır koyabilmekten, hayır diyebilmekten, kendinizi hafife almayıp her davranışınızı açıklamaya çalışmamaktan.
Kadınlar Madam Lilla’ya yedinci kuraldan bahsetmediğini hatırlatıyorlar.
Yedinci kuralı ise kendiniz koyacaksınız, diyor Madam Lilla. “Bu her tanrıçanın hakkıdır. “
Belki o son maddeyi de siz eklemek istersiniz, olmaz mı?
Leave a comment