Hazır Olduğunda

Oldum olası okumayı sevdim ben. Öyle çok seçkin kitapların olduğu kütüphaneli bir evde büyümedim ama gazete köşelerini okudum, hayat ansiklopedilerini okudum A’dan Z’ye, atlasları okudum, her ülkenin bayrağını, başkentini, haritadaki yerlerini okudum, hayaller kurdum her bir coğrafya parçası ile ilgili. Sonra kitaplar girdi hayatıma, romanlar. Bir akıl hocam yoktu bana okuma listeleri yapacak,o yüzden elime ne geçerse okudum. Öyle klasikleri orta okuldayken bitirdim diyemeyeceğim ama dünya edebiyatının en renkli eserlerinden hatırı sayılır bir kütüphane oluşturdum kendime yıllar içerisinde. Sonra bu okuduklarım nasıl yazılıyor diye merak saldım. Bir fikrin olması yeterli miydi, ya da metodları mı öğrenmek lazım önce? Mesele ettiğim konular yazmaya değer mi, yazdım diyelim okuyanı avucuna alacak kadar etkileyici olacak mı? Dalga mı geçerler ne saçmalıyor bu diye? Peki ya dalga geçecek kadar bile okuyucu bulamazsam?

Kendime yazayım dedim o zaman. Kimse okumazsa da ben okurum. “Kendime Mektuplar” adını verdim yazılara. Kişisel tarihime notlar gibi. Yollar benim zihnimi boşalttığım, düşüncelerimi temize çektiğim zamanlar oluyor. O yüzden yollarda, yolculuklarda yazıldı çoğu. Hayata dair kendimden yola çıkarak süzdüğüm, biriktirdiğim düşünceler. Bazen başı sonu olmayan ama o anın resmini çeken kayıtlar. 

Bazılarını çok sevdim. Çok sevdiğim arkadaşlarıma gönderdim. Duygularıma ortak aradım kimi zaman, kimi zaman da acaba beğenir mi heyecanı ile yorumlar bekledim en güvendiğim ve beni asla kırmayacağına emin olduğum dostlarımdan. Yapmaya cesareti olan ama yaptıklarını sergilemeye cesareti olmayan küçük bir çocuk gibi ailem bildiğim insanların sahnesine çıktım önce. Beni alkışlayacakları garantisini de cebime koyarak. 

Hazır olduğunda dedim başkaları ile de paylaşırım belki. Hazır olduğunda, hazır olduğumda. Sorsanız binlerce kriter yazabilirim hazır olması için olması gerekenler listesine. Hem ben bu işin eğitimini almadım ki, teknik bilmiyorum. Yeterince çok değil, yeterince uzun değil, yeterince bütünlüklü değil, yeterince eğlenceli, yeterince dikkat çekici, yeterince sürükleyici, yeterince anlamlı…değil değil değil. Hazır değil işte. 

Ekibimdeki en tecrübeli, en iş bitirici arkadaşlarımdan biri. Yıllar içerisinde çokça proje hayata geçirmiş, o projelerde çokça insanla çalışmış, hepsini hizalamış, ortak hedefler etrafında koşturmuş, sonuca ulaştırmış. Sakin ve dengeli. Hır gürle değil ama tatlı tatlı yaptırır istediği herşeyi. Beni ve çalıştığı herkesi çok rahatlatan, çok da güven veren bir kadın profesyonel.

Yan departmanda bir yöneticilik pozisyonu çıktı bir süre sonra. Etki alanını ve işlerimize katkısını arttırmak için harika bir fırsat. Ama bakıyorum, hiç oralı değil. Birgün davet ettim ve sordum, bu pozisyonu düşünmez misin diye? Yanıt çok net bir hayır. 

-Neden peki? 

-Ben yöneticilik yapmak istemiyorum, uygun olduğumu düşünmüyorum hiç. 

Kafasına o kadar net yazmış ki olamayacağını, konu ile alakalı alakasız onlarca neden saydı bir çırpıda. Söylediklerinin yarısı pozisyonun gerektirdiği yetkinlikler değil, zaten olmasını beklemiyoruz yani. Geri kalanları da aslında onda olan ama olduğunu bilmediği ya da kendine yakıştıramadığı özellikler. 

Sohbet ilerledikçe derdinin kriterler falan olmadığını; o işi bal gibi yapabileceğini kendi de kavradı. Ama hala toparlayamadığı özgüvenini ve cesaretini , “ben yönetici olmak istemiyorum” kılıfı altına saklamayı tercih ediyordu. Çünkü başarılı olmaması durumunda yaşayacağı muhtemel hayal kırıklığı, yapabileceğine dair inancından çok daha büyüktü. 

Böyle oluyor işte, korkularımız ve kaygılarımız, çıkacağımız yolculukların önündeki en büyük engel. Ya olmazsa diyoruz hep. Sonunda üzülmeyelim diye yerimizde sayıp duruyoruz. Spor salonunda harikalar yaratan ama hiç maratona katılmamış bir atlet gibi. 

O işe başvurmak, o pozisyona aday olmak, çok önemli olduğunu düşündüğün o projede yer almayı talep etmek, o hikayeyi kaleme almak, yıllardır hobi olarak yaptığın o aktiviteni sergilemek..

Yapılan bir araştırma kadınların aranan yetkinliklerin %80’ini karşıladıkları pozisyonlara yeterli olmadıkları için başvurmadıklarını, erkeklerin ise %40 ve üzeri uyumda rahatlıkla başvuru yapabildiklerini gösteriyor. Kadınlar başarısızlık korkusu ile hep bir adım geride duruyor, erkekler cesaretle atılıyor çoğu maceraya. 

Hiç hata yapmamak üzere yetiştirilen kız çocukları ve aslan oğlum diye en küçük başarıları bile pohpohlanan oğlan çocukları mı acaba neden? Yine anne babalarımıza suçu atıp rahatlayalım mı, ne dersiniz?

Sebebi ne olursa olsun durumu tespit etmek, çözüm için de ilk ve en önemli adım oluyor çoğu zaman. Sonuç mükemmel de olabilir, büyük bir hayal kırıklığı da, o maratonu sonuncu da bitirebilirsin ipi göğüsleyen de olabilirsin. Her durumda da koşuya çıkmış olmak, süreci deneyimlemek, gerçekten değerlendiricilerin gözünde neyin önemli olduğunu kavramak başlı başına bir kazanım. Ünlü bir düşünürün dediği gibi “koşmadan koşamazsın!”. Konumuza uyarlamak gerekirse başvurmadan aday havuzuna alınamazsın, denemeden göremezsin, talep etmeden olumlu cevap alıp alamayacağını öngöremezsin. 

Zamanla yazma eyleminin kendi başına, yazdıklarını paylaştığında alacağın geribildirimlerin bütününden çok daha anlamlı ve doyurucu olduğunu keşfettim. Sonu ne olur diye düşünmeden, kim ne der kaygısına kapılmadan aklındakileri sayfalara dökmek, zihninin kıvrımlarını kayda geçirmek başlı başına harika bir deneyim aslında. 

Yap ve yaparken keyif almaya bak. 

Sen seversen, seninle ortak zevklere sahip birilerini de bulur belki bu satırlar. Bulmasa da yazma deneyiminin keyfi yanına kar kalır işte, ne güzel.

O arkadaşıma ne mi oldu? O pozisyona başvurdu ve beklendiği üzere en uygun aday olarak seçildi. O rolün de sonrasında üstlendiği çok daha geniş kapsamlı ve etkili birçok pozisyonun da altından başarı ile kalktı. Çalışmaya, üretmeye ve etki alanını genişletmeye hala devam ediyor.

Leave a comment